| KONU: AHMET KAYA - KONUK: GÜLTEN KAYA |
|
|
|
Sezai Sarıoğlu ile Nehir Muhabbetler'in bu ayki konuğu Gülten Kaya olacak. Bir konuk: Gülten Kaya - Bir Tarih: Ahmet Kaya Saat: 18.00 Birkaç gündür, Ahmet Kaya ile ilgili yazmanın sancısındayım. Bir yandan televizyonlarda Gülten’i görüyorum. Gülten, linç mekanizmasının işleyişini, ırkçı-milliyetçi kötülük dayanışmacılarını anlatıyor. Susanları, vaziyeti “taktik” susmalarla geçiştirenleri teşhir ediyor. Yazılı ve görsel medyada linç kampanyasının başını çeken Serdar Ortaç, Reha Muhtar’ın ve diğerlerinin ipliğini pazara çıkaran haberler, yazılar yayımlanıyor. Tarihin marangoz hatası bu isimleri duydukça, Ece Ayhan’ın, “Esas duruş, mülkün temelidir” cümlesini anımsıyorum. Gülten’i seyrederken, yüzü birden Hrant’ın mirasını omuzlamaya çalışan Rakel’e dönüşüyor zihnimde. Sanki Gülten’in yerine Rakel konuşuyor. Sonra Rakel’i görüyorum bir başka kanalda. Rakel’i seyrederken yüzü birden Ahmet’in mirasını Gülten’e dönüşüyor zihnimde. Sanki Rakel’in yerine Gülten konuşuyor. Resmi tarihin ve gönüllü linççilerinin gerçekleştirdikleri iki olayın nedenlerini ve sonuçlarını anlatıyorlar. Biçimi farklı da olsa devlet dersinde öldürülen iki kardeşimizin değerlerini üstlenen iki acılı ve iki kıymetli kadını düşünüyorum. Gülten-Ahmet, Rakel-Harant, diye mırıldanıyorum. Ahmet Kaya’nın mezarı Paris’ten getirtmek için hükümetin harekete geçtiği haberlerini duydukça üşüyorum. Ahmet üşüyorum, Hrant üşüyorum… Evin içinde voltaya çıkıyorum. Ahmet’e, Hrant’a şiirler okuyorum. Ben şiirler okudukça onlarda da çıkageliyorlar. Yüksek siyaset yaparak, Ahmet’in şarkılarını dinleyerek, Hrant’ın kıssadan hisseli iyi kalpli hatıralarını düşünerek üç başımıza volta atıyoruz. Birden Zeus gibi Can Yücel kesiyor voltamızı... Bize “İkebana” şiirini okuduktan sonra sırra şiir basıp kayboluyor. Biraz sonra Ahmet ile Hrant da kayboluyor. Sonra,“Bir adam n’a’a’pabilirdi?/ Ya ölür papatyaya karışır/ Ya da siyasete…/ İkisi de ölüm olduğuna göre/ Güllere karışması daha doğru değil mi?/ Hem o da rengini iyi seçersen,/ Bir bakıma bir siyasettir hoş” dizelerini gönderiyorum Gülten’e. Sonrası mı? Sonrası, kıssadan hissesi olan bir anının paylaşılması. Can Yücel’in ölümü üzerine Eski Datça’dayız… Tüm deliller Kafkaesk bir iklimi çağrıştırıyor. Sanki gerçeküstü bir filmdeyiz. Can Yücel, günebakanlarla bezenmiş tabutundaki eski kendine kasetinden şiirler okuyor. Siyasi arkadaşlarının yanı sıra köydeki kadim dostları Can’hıraş konuşmalar yapıyor. Biraz ötede, bir caz grubu, onun “Yaşasın Caz’ın getirdiği devrim” dizesine nazire yaparcasına cazhıraş bir konser veriyor. Kahvenin öteki ucundakiler, bir yandan konuşmalara kulak verirken öte yandan korsan miting gibi korsan muhabbet koymuşlar bile. Yıllardır boğma rakının tipisinde birlikte boğuldukları Roman bir arkadaşı cümbüş çalıyor. Köyün muhtarıyla köylüler yalın ayak zeybek oynuyor. Kadınlar ve erkekler düz rakı, imkanlı içki içiyorlar. Tam anlamıyla bir Can Şenliği… Sonra, “Vasiyet” şiirindeki “Beni kuzum Datça’ya gömün/ (…)/ Dediğim gibi beni Datça’ya gömün/ Şu deniz gören mezarlığın orda,/ Gömü sanıp deşerlerse karışmam ona!” dizelerinin gereği, kendini “Bir tuhaf adem olduğumu Can adında” diye tarif eden Can Baba’yı ve günebakanları sırtlayıp, Aşkdeniz’e bakan yerde doğanın kucağına yatıya veriyoruz. Dönüşte, Can Baba’nın Su’dan torunu 7-8 yaşlarındaki Alibey olup bitenleri anlamaya, anlamlandırmaya çalışan bir telaş, heves içinde. Ninesi Güler Abla’nın eteğini çekiştirip duruyor. Belli ki derdi var. Belli ki soruları var Alibey’in. Güler abla geçiştirip duruyor torununun eliyle ve diliyle yaptığı hücumları. Bir ara fırsatını bulan Alibey, ninesine tarihi bir soru soruyor: “Dedemi nereye ektiniz/” Sahi, bizim mahallenin çocuklarını nereye ektik? |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|