| NEHİR MUHABBETLER - BİR ARKADAŞ; AYŞEGÜL DEVECİOĞLU |
|
|
![]() “Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar, geceledikleri yerde ikinci kez konaklamasınlar, su içtikleri kaynaktan ikinci kez içmesinler, bir yıl içinde aynı nehirden iki defa geçmesinler” (Çingene laneti)
“Bir Çingene’nin öyküsü bu; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin… (…) Böylece ne kendi halkından ne diğerlerinden olamadan göçüp gitti. Ama saklamayı ve vazgeçmeyi bunca istediği Çingeneliğinin yadsınamaz izlerini ardında bıraktığı anlaşılıyor. Yalnızca arayanların görebileceği işaretlerdi bunlar. (…) Çingene’nin adı Naciye’ydi. Biz ona abla derdik, Naciye Abla… (…) Hayatımı korumak için yalan söylemek zorunda kaldığımda hiç zorlanmadım. Ben de Naciye Abla gibi yalancıydım. (…) Çok eskiden tutulmuş bir kavle uyarmış gibi yalan söylerdi Çingene. Göç etmeyi ondan öğrendim. Çıkıp gidebilmek cesaretini bana veren odur. Bohçanı sırtlayıp bir konak yeri ateşi gibi geçmişini küllendirmeyi bilmek, tekerleklerin sağlam, kanatlarını bakımlı tutmak… Hep. (…) İnsanın evini yanında taşıyabileceğini bana Naciye Abla öğretmişti. Naciye Abla’nın ömrü yolda geçti. Bu yol onun bahtıydı. (…) Hikaye anlatmayı ondan öğrendim. (…) Anlattıklarının çoğu yalandı. Onu şüpheyle dinlerdim; öykülerin, gölgenin de ışık kadar aydınlattığı bir dünyaya ait olduğunu bilmezden önce… (…) Naciye Abla’dan öğrendiğim en önemli şey, anlatılamayan, okunamayan, öğrenilemeyen, öğretilemeyen, hiçbir kitapta yazılı olmayan bu şeye ulaşmak için ışık kadar karanlıktan, gerçek kadar yalandan da geçmek gerektiğidir; yalanın, masalın, öykünün gerçekle olan etinden. (…) Çingene’nin ölümünün üstünden yıllar geçti. Sığındığım küçük Balkan kasabasında onun tuhaf öyküsünün büyülü bir tohum gibi dal budak sarmasını izlemekteyim. (…) Bu minik kasaba, bir zamanlar, buralıların artık kullanılmayan eski dilinde ‘ağlayan dağ’ anlamına gelen birleşik sözcükle anılıyormuş. Gerçi kimi yaşlılar ‘ağlamak’ ve ‘kanamak’ sözcükleri arasında bu eski dile özgü anlam benzerliği nedeniyle, ismin ‘kanayan dağ’, kimileri de ‘taş’ ve ‘zaman’ sözcüklerinin ‘a’ üzerindeki aksan ve ‘n’ üzerinde üç nokta hariç aynı harflerle yazılmasından yola çıkarak ‘ağlayan zaman’ ya da ‘kanayan zaman’ anlamına geldiğinde ısrar ediyor. (…) Kasabanın 1960’larda değiştirilmiş, beş ya da altı sessiz harfin art arda kullanıldığı yeni ismi ise, yazımının zorluğu bir yana, caddelere ve okullara konulmuş darbeci general isimleri kadar zorlama, düşkün, sıradan… (…) Öykümü nasıl anlatacağım konusunda sınırsızca özgürüm. (…) Hikayemi gerçeğe teslim etmek değil, hikayemle gerçeği teslim almak niyetim. (…) Babamın işi nedeniyle annemle babamın üç-dört yıllığına gittikleri Edirne’de doğmuşum. Orada doğmam tesadüf olsa da ailemizin kökleri çok eskiden beri bu şehirdeydi; Çingene kadının yalan tiyatrosunun kadim sahnesinde… (…) Benim evim ve şehrim vardı. Ne dağların ağladığını bilebilirdim ne de nehirlerin sustuğunu… (…) Çingenelere özgü sayılan şeylerden Naciye Abla özenle uzak dururdu. Bir kere bile kalkıp oynadığını görmedim; bunu becerememekle övünürdü. Fal bakmak kadar, fala inanmayı da küçümserdi. Çingeneliğini reddetmeye çalışırken, kimi zaman kadim yaşam alışkanlıklarının oyununa gelip kendini ele verirdi: Çingeneler fala inanmaz. (…) İmgelemin has çocukları Çingenelerdir, ona inanır, ondan yararlanır, onu reddeder, onu kullanırlar. Geçimlerini imgelemin ürünü olan fal ve yalanla sağlarlar. (…) Onların yalanı büyük yalanın içinde insanı ağlatacak kadar çocuksu kalıyordu. Film amaçlamadığı halde bir başka gerçeği de sergiliyordu: Çingeneler hep başkalarının savaşlarında ölmüşlerdi.” (Ayşegül Devecioğlu, Ağlayan Dağ Susan Nehir)
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|